Sistemlere Gebe Sistem

Başka bir yolu olması lazım, bunlar değil! Eğitim dedikleri, böyle…

Nası’ desem? Eli cebinde kurumların, öğrenci ve parasını alıp bina içinde slayt izleme festivali yapıp, düşünme dönemi bitirilen öğrencileri rastgele sokaklara boşaltmasına eğitim denilemez sanki. Sadece kurumların suçu mu? Bilmiyorum. Çıraklık desek utançlığa dönüşmüş durumda. “Ustalar”, hayatlarını internet üzerinden belli fiyatlara satar olmuş. Maksat öğrenmek değil diploma toplamakmış zaten. Ve ben çıkmazdayım. Hep bir şeylerden rahatsızlık duyuyorum. Her şeyin değişmesi gerekirmiş gibi yaşıyorum. Hatta yaşıyor ve hissediyor değil de yaşattırılıyor ve hissettiriliyorum sanki.

(dört adet betonarme duvarın birbiriyle doksan derece seviştiği açılarda, birisi girer ortama)

—Vay, vay! Düşünen adam, napıyo’n böyle?

—Takılıyorum abi. Sen napıyorsun?

—Naapalım aynı valla. (yan sıraya geçer) Hayırdır, düşüncelisin bugün?

—Sorma ya, okul öylesine kafamı meşgul ediyor sadece.

—Eğlenmene bak be oğlum. Takma fazla!

—Taktığımdan değil de işte…

Sığ konuşmalar… Hayatın gerçeğini yüzümüze vuran kimle konuştuğumuza göre zevk veren o garip konuşmalar. Kahramanımız -ki ismi Tamer oluyor- lise zamanlarında başlayan bu düşünceler ve sığ konuşmalar silsilesini hayat boyunca peşinde bela olarak düşünür. Düşünmeden edilemeyen zaman karşısında istemeden yaşlanacaktır ama. Yaşadığı eğitim hayatını hiçbir zaman sindirememiş ve zamanla kendisini toplumdan dışlayacaktır. Pardon, dışlanacaktır. Tepeden inme öğretileri ilk başta kişisel gelişim sanarak ezberlemeye çalışacak ve zamanla okudukça öğrenecek, sıradan kelimelerin değerini. Anlamayacak insanların hepsi de şu öğütleri vermeyi dener: “Bak şunu unutma ki…”, “Hani derler ya…”, “Hayat bazen…”. Hepimizin bildiği, başının aynı, kıçının farklı olduğu cümleler yani. Talebin yüksek olduğu sözlere arzın düşük olduğunu anlar sonraları, basit ekonomi kitaplarında. Maalesef gelecek, zaman bankasında hırsızlık yaparken bizim ana karakter üniversiteyi kanıksamaya başlar ve çektiği acılara üzülen tanrılar ise bu yıllarda ona iki tane yakın arkadaş bahşeder: Yakup ve Yahya

(Karakterimiz ve Yahya, Yahya’nın öğrenci evinde otururlarken içeri Yakup girer)

YAKUP — Yahyaaa! Bardakları hazırlıyorsun hemen. Bu gece şarap içiyoruz.
TAMER — Haydaa, bayram harçlığı almış birileri! Söyle biz de öpelim o eli.

YAKUP — Boşver sen onu. Doldur meyhaneci doldur! Muhabbeti ve şarabı doldur kadehlere. Sabahımız boş bardaklara doğsun bugün.

YAHYA — Bak, işte şu ortamı yurtdışında bulamazsın abicim. (Höpürdeterek yudum alır şaraptan)
YAKUP — Deşme be oğlum yaramızı. Gidicez zaten iki haftaya.

TAMER — Oğlum her sene, bu sene bırakıcam şu okulu diyorsun. Daha göremedik laflarını.

YAKUP — Boşver şimdi. Hadi, hadi, gel! gel! gel! SAĞLIĞINIZAA!

TAMER — Sağlığınıza!       (Bardaklar tokuşulur, yudumlar alınır)

YAHYA — Sağlığınıza!   

YAHYA — Ha bu arada, bu gece boşver demek yok. Oturup konuşucaz her şeyi. Anlat bakayım sen şu okul mevzularını.

YAKUP — Dur be oğlum, şarap kadar dinlenmeye hakkımız yok mu? Biraz içelim konu kendi kendisini açar sonra.

(Bir süre sonra şarap kana, muhabbet masaya karışır)

***

TAMER — Güvenli bir ortam yarat. Mor otobüs yapma demeye çalışıyorum.

YAKUP — Güncel üniversiteler hakkında ne düşünüyorsun peki?

TAMER — O konu bir ara kanayan yaramdı şimdi kabuk bağladı. Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum?

YAKUP — Buradakiler hakkında da yorum yaparım ancak yurtdışı üzerine konuşmak daha haddime olur. O yüzden oradan başlayabilirim.

YAKUP — Valla benim macera aslında üniversite sınavı dönemlerinde iyice gün yüzüne çıkmaya başladı. O dönem sınava harbiden çalışmıyordum ve sınavın nedense her şey olduğunu kavradıktan sonra fark ettim ki burada “iyi” bir üniversiteye yerleşemezsem pek yüzüme bakılmayacak ve işler gereksiz zorlaşacak. Bunu yorumladığımda dedim ki ben o zaman yurtdışı deneyeyim bir de. Çünkü yıllar boyunca başarı kavramına o kadar odaklı büyütüldüm ki sınavda başarısız olunca yüzüme söylenmese bile insanların beni ciddiye alma seviyelerinin okulun ismiyle doğru orantılı olduğunu fark ettim. Bu hissiyat beni baya germişti o sıralarda. Şuan düşünüyorum, kaçınılmaz son muydu? Değildi tabii ki! Ya olana kadar sınavı tekrar deneyecektim ya da artık fiyat ve kolaylık olarak neredeyse burada okumakla aynı seviyeye gelen yurtdışında okuma fırsatını değerlendirecektim. Şuan ne kadar öyle değerlendirmesem de o sıralar oldukça pragmatik değerleniyordum bu meseleleri, farkındayım. Bazen küçüklüğüme veriyorum o kararları. Neyse, kısa kesmek için araları atlıyorum şimdilik. Soracaksın “Ee noldu peki?” diye. Yurtdışındasın o kadar. Eğitimi bizle kıyaslayınca -neye göre değerlendirdiğine değişir- daha iyi tamam da sen bir çok şeyden vazgeçtin şimdi. Dönünce insanlar sadece “Oo yurtdışında okuyorsun” deyip aptalca övmeye çalışıyorlar sadece. Dünyada bile eğitim sisteminin genel olarak aynı şeyleri tekrar etmekten ibarete geldiğini anlayamadılar garip şekilde. Ama işte günümüz hayatı para ve başarı üzerine o kadar kurulu ki kimse nasıl hissettiğini merak etmiyor. Onlar için sayılar, sıfatlar önemli. İyi hayat şartı ve para önemli maalesef. Sadece bir diplomaya bağlı hepsi… Halbuki o verilen diploma için en genç yıllarını çaldırıyorsun.

TAMER — Abi biliyor musun,  benzer hisleri ben de hissettim aslında. Burada üçümüz oturmuşuz konuşuyoruz. Hepimizin az çok güzel zevkleri var. Ama bizi sadece gittiğimiz okul ve bölümümüzle biliyorlar. Mesela siz eğitim kavramının çok klişe bir kavram olduğunu düşünmüyor musunuz? Okula gidip ders dinlemekten ibaret olmaması lazım. Böyle; seni bilgiye teşvik etmesi, sorgulatması gereken yerde sadece bilgiyi bilip sınavda yazabilmeni bekliyor. Bu kadar kurumsal olması gerekir mi mesela? Daha kuralsız bir eğitim olamaz mıydı, insanları korkutmaması gereken ya da?

YAHYA — Parasız olma muhabbetine girmeye gerek bile yok zaten. Ben şahsen okula, kulüpleri için gidiyorum. En azından ortak noktada buluşabildiğim insanları tanımak iyi geliyor.

TAMER — Muhabbet de işte tam bu olmalı! Çok alıştırıldık gibi geliyor. O kadar yorulmuş bir gençlik var ki karşımızda, kimsenin severek okumadığı ve yapmadığı dönemde sen eğlendiğin şeyleri başkaları ile yapmak istediğinde iş çıkarır oluyorsun. İcat çıkarma demekle aynı şey çok yorgunum demek. Bu neslin suçu olduğunu düşünmüyorum yine de. “Geleneğin” cildimize dövme gibi işlendiği zamanlarda insanlar risk almaktan çekinebiliyor. Okulun ve eğitimin işleyişinde bir sorun var sadece.

YAKUP — Haklısın da yine de bir yerde kendi hayatına bakıyorsun. Risk almak topluca bir harekete dönüşebilen bir yapıya sahip değil işin sonucunda. En azından ben alıyorsam da sonuçlarını biliyorum ve kimseden bir şey beklemiyorum. Diplomasız desinler, n’olucak desinler! Bir bakıma başta dediklerime döneceğim ama eğitim dediğimiz askeri bir oluşum olmuş. İçerikten farksız saat kaçta gelip kaç derse katıldığını gösteriyor. Verilen görevleri yerine getirebildin mi buna bakıyor.

***

Karakterlerimiz o gece boyunca, eğitimi, içi boşalıncaya kadar eleştirdiler. Saatlerce bakancılık, başkancılık oynamaya başladılar. Gecenin sorusu Şimdi başkan olsan nasıl bir eğitim sistemi kurarsın?” şeklindeydi. Soru itibariyle samimi gözüken tehlikeli bir soruydu aslında. Sabaha kadar, teker teker kendi sistemlerini sundular birbirlerine. Başta çığır açıcı kıvamındaki düşüncelerin hepsi çabucak paslanıyordu. Herkesin kendi sıcaklığını yarattığı cennet, şeytanat bahçesine dönüşüyordu kısaca. Garipti ama yaratılan onca eğitim modeli, kendi öğretilerini dayatıyordu. Zaten bütün sistemler solipsist değil midir?

Yazarın düşündüğünden daha farklı şekilde gelişti konuşmanın şekli. Kendi karakterlerine Neden kendi sistemlerini kurmaya çalışıyorlar?” gibi üstten bakarak salak sıfatını yaftaladı. Aslında mevcut sistemin değişmesi bile iyi bir gelişmeydi bakınca. Sadece yazarımız hayat karşısında fazla doyumsuzdu. Şeyler gidip şeyler geliyordu tabii onun hayatında. Bu kurgunun doğum odasında Çağın düşüncelerini temsil etmekten öteye gidemeyen bu yapılar bize neyi, nasıl düşünmeliyiz anlatıyorlar çoğu zaman.” şeklinde kendisini haklı çıkaracak cümleler söylüyordu kendisiyle çelişkili yazar. Onun için kolaydı eleştirmek ama kendisinin de farkındaydı. Eleştirisinin üstüne katıp aşamıyordu zamanı. Düşüncelerine yenildiğini kabul ederek okura baktı. Peki sormak isterim size: Gerçekten bir sisteme ihtiyacımız var mı?”