Uçaktan indim. Ardından ben ve memleketim gibi rezalet yönetilen ülkelerden gelenlerle, ayrı bir kuyrukta kimliğimi afişe edip başka bir ülkeye neden geldiğim sorusunu cevaplamaya koyuldum.
(Şimdi bu konuşma İngiliz dilinde geçiyor. Oysa gerçekteki gibi yazsam benim anladığımdan iyi anlaşılır ama işte uyduruk hikaye. Ben de ana, baba ve amcayla dayı dilim olan Türk dilini seçtim.)
— Ziyaret sebebiniz nedir?
— Üniversite için geldim.
— Ne kadar kalmayı düşünüyorsunuz?
— Babamın parası bitene kadar.
— Okul için gerekli desteği babanız mı veriyor?
— Aslında desteği en çok hükümet veriyor. İnsana sağladığı adaletsiz hayattan tutun da düşük maaşlara kadar. Bu destekler sağ olsun ben de hayat zincirine yeni katılan akımdan faydalanıp yurtdışına gelmeye karar verdim. E ailem de ikinci en büyük destekçim oldu diyebilirim bu sürecin sonunda.
— Anladım…
— Gerçekten anladınız mı?
— Nasıl yani?
— Bizim oralarda anlama pek olmaz da ondan bahsediyorum. İlk defa gördüm anlayan birisini. Fotoğrafınızı çekebilir miyim?
— Dalga mı geçiyorsunuz!
— Pardon tatsız bi şaka yapmak istedim. Ne zamandır birisi benimle konuşmuyordu. Biraz yalnızım da.
— Geçebilirsiniz efendim, işleminiz bitti.
— Teşekkürler, iyi günler!
***2 Ay sonra***
Uçaktan indim. Kendi vatandaşlarına ve parası olanlara verilen pasaportla, tanıdığım topraklara hızlı geçişi kullanarak ayak bastım. Birkaç şehir içi aktarmadan sonra evimin olduğu sokağa gelince çocuksu bir heyecan duydum. Eve girip hızlı bir benimseme yaşadım. Rutin her şeyi hallettim varsayıyorum artık. Tam bu hafta okuyacağım kitabı seçmeye koyuluyordum, bir ses geldi. Vardım, baktım, kapı çalınmış. Gerçek anlamda ama. Bir baktım polisler var.
— Buyrun?
— Biz ****** adlı kişiyi arıyoruz.
— Buyrun, benim
— Adınıza dava var. Bizimle karakola kadar gelmeniz gerekli. İfadenizi almamız gerekiyor ****** Bey.
— Mahkeme belgesini görebilir miyim lütfen?
— Tabii!
Bu tarz hayali ve şeker sohbetin ardından gerçekte bana verilmeyen belgeyi inceledim. Cumhurbaşkanına hakaret davası açılmış. En son 2 ay önce denizaşırı ülkede geçirdiğim bir konuşmadan gelmiş suçlama.
— Kapıyı neden söktünüz peki?
— Zorluk çıkarmayın lütfen.
— Ben zorluk çıkarmıyorum ama siz kapıyı sökmüşsünüz.
— Tamam biz kapıyı buraya bırakıyoruz ekipler daha sonra gelip yerine takacaklar bunu.
— Peki.
Karakola gittik, ifadem alındı. (Şimdi abartıyorum) Serbest bırakıldım. Gecenin bir saatinde evin yolunu tuttum. Sokağı tapulu malım sanmamın verdiği rahatlıkla, gevşek gevşek bizim sokağa geldim ki… Kapı yok! Vardım, baktım, kapıyı çalmışlar harbiden.
— Hay! Sizin…
Sanırsam ekipten önce başka birileri tarafından ziyaret edilmiş evim. Ya da ekip dedikleri kişiler hırsızlık mesleğini icra ediyor olabilir. Yapılacak ilk iş olarak kapıya mektup yazmak geldi aklıma:
Sevgili Kapı,
Beni duvarda sakladığın onca yıldan sonra çalınmışsın. Zaten bir bakıma onun için yapıldın. Çok uzaklarda değilsindir büyük ihtimal. Belki bir eskici arabasındasın şu sıralar. Biliyor musun, hayatımda ilk defa yokluğunu hissetmedim. Çünkü sen olduğun zamanlarda da ben hep tedirgindim. Varlığın, beni dış dünyadan korumaya yetmiyordu ancak yine de ev denilen yerlere koyulman gerekiyordu. Bu senin hatan değil. Yanlış anlama o yüzden. Seni suçlamıyorum. Umarım olduğun yerde iyisindir. Senle ne kadar zaman geçirmiş olsak da ben artık kapısız bir dünya hayal ediyorum. Yine de seni saygıyla anıyorum sevgili kapım. Hoşça kal…
Sevgiler ******
Yazdığım mektubu yırtıp çöpe attım sonra. Kimseler okumasın diye. Birisi görse fena dalga geçer biliyorum. Manyak mıyım ben, kapı yüzünden mahallenin delisi olayım! Neyse, o gece kapı açık bir şekilde uyuyordum zira kapının kapalı olması seçenek bile değildi. Soğuk gece böyle devam etti ve ben güneşi bekledim. Doğabilirdi her an.