Küçükkuyu Yolunda

Utku, sanki lastik kampanyasından yararlanmak için bütün lastikleri tanınmaz hale getirmeye yemin etmiş gibiydi. Kendi arabamda arkada olmak garip hissettirmiyor da değil. Arka koltuk insanı hiç olamadım zaten. Midem bulanıyor bir kere. Yolun manzarası, beyaz yalanlar kadar güzeldi zaman zaman. Sağ olsun, Utku’nun sürüşü sayesinde odağımı güzelle buluşturamadım tabii ki.

(Arka koltuktan Utku’ya seslenerek)

BERKAY — Hani misafir geldiğinde beraber oynadığınız araba oyununda, karşı tarafın kaza yapmasını beklersin ya, eminim sen klavyeye bile dokunmamışsındır.

UTKU — Çok konuşma! Gayet güzel gidiyoruz.

AHMET — Gidiyoruz da cehenneme gidiyoruz be a’kodum.  Yüz yirmi ile viraja mı girilir?

(Utku, en son uçurumlu viraja son hız ilerlerken)

BERKAY — Utkuu! Kökle freni lan.

(Son dakika ani frenle, dört ilkokul arkadaşı manzaraya uzaktan bakma şanslarını ellerinde tutmaya devam ederler)

BERKAY — Tamamdır! Durdur arabayı. Arkaya geçiyorsun ben sürüyorum.

(Pişkin pişkin sanki az önce arkadaşlarının ölümünden sorumlu olmayacakmış gibi arabayı cep bir deliğe sokar.)

Şoför koltuğuna geçince içime gelen bir rahatlamayla anın tadını daha çok çıkarmaya başladım. Yalan yok, asfalt gerçekten göçük doluydu. Acelemizin olmadığını ve sadece keyif olsun diye Küçükkuyu’ya gittiğimizin bilincine vararak daha düşük hızda devam ettim en azından. Tabii, insan kendi arabasını sürerken makineyi tanımanın verdiği bir zevkle tablo gibi sürüyor. En azından bende öyle. Ölüm haberi niteliğindeki yolda sanat yapıyormuş hissiyatına kapıldım. Ancak nedendir bilmiyorum, arabayı ben sürmeye başladıktan sonra yol, yolluktan çıkıp sıra dışı engeller koymaya başladı önüme. Yolun dağ tarafını kapatan ve uçurumdan gitmeye zorlayan devasa kaya kütlelerini atlatıp dondan arabayı kurtarma aşamasına kadar geldi sürüş yeteneğim. Haziran ayının ikindi saatlerinde buz görmeye başladık bir yerden sonra. Ben kenardan geçerken de aralarından geçerken de yıllardır bu tarz bir sürüş sınavına hazırlanır gibi atlattım hepsini. Araba içindeki gururlu bakışlar da hediyesi oldu bu yeteneğin. Bir süre böyle devam ettikten sonra sola dönmeli bir viraj gözüktü ileride. Virajın berisinde ailenin dedesi tarafından yaptırılmış betonarme gri ev ve garaj kapısının önüne park edilmiş eski model araba. Sağ tarafta ise çapı ortalama beş metreye uzan şekilsiz kaya. Özgüven patlaması yerinde durmuyor. Öncekilerden farksız bir beis daha işte. Neden bu sefer geçemeyeyim ki? Tereyağından kıl çekme kayganlığında aradan geçerken aniden soldaki arabanın aynasına küçük bir öpücük kondurdum. Bunu gören araba ahalisi, benim sürüşümün daha güvenli olduğunu bilmelerine rağmen çömezlik muhabbetini etmekten eksik kalmadılar. Bu aşamayı da atlattıktan sonra arabaya dokundurmanın verdiği mahcupluktan dolayı durma noktasına kadar yavaşlayıp arabanın önündeki bahçeye doğru hafif bir kırdım. Mütevazi bahçenin önünde saçları yarı örtülü kadın şeyleri yıkıyordu ve etrafında iki tane küçük kız çocuğu anlamsız koşuşturmalardaydı. Evin içine doğru baktım. Bir bacağını üçgen yaparak kıçına koymuş diğeri de onu doksan derece üstten kesmeye yakın, yer sofrasında yemek yeme haline bürünmüş vücut, tüplü televizyona bakıyordu. Beni bekliyormuş gibi göz göze geldik. Açık olan cama yaklaşma marifetine bile girmeden olduğu yerden bağırdı.

DEDE — Bişi yok bişi yok, devam edebilirsin!

Elimi camdan çıkarıp teşekkür etme sıfatında gösterdim, bu sıcakkanlı yaşlıya. O sırada arabanın durma noktasındaki yavaşlığı çözüme ulaştı ve durduk. Leğenin içinde şeyleri yıkayan kadın ise bir anda konuşmaya başladı bizimle.

NENE — Nirelisiniz bakam çocuklar?

BERKAY — Çanakkaleliyiz abla, hepimiz. Canımız sıkıldı da buralı olmanın verdiği avantajla bu güzel yerleri çıkıp tekrar görelim istedik.

NENE — İyi yapmışınız. Çok güzeldir buralar.

Yalnız yokuşun eğimi sayesinde çektiğim el freni nedensizce işe yaramaz ve biz neneyle konuşurken yavaş yavaş aşağı doğru kaymaya başlarız. Hem kadın konuşurken biz onu dinlemiyormuş gösteren hem de uçurumu boylatacak bu hareket, arabayı çalıştırmaya iter beni. Tekrar yaşlı kadının yanına getirip arabayı, ara sıra gaza yüklenip sabit halde tutarım arabayı. O sırada yaşlı kadınla muhabbetimiz alışılmadık bir sırayla devam eder.

NENE — Okuyun, okuyun da kurtarın kendinizi. Yurtdışlağna gidin, çok paralar kazanın. Kurtarın kendinizi.

BERKAY — Doğru diyorsun teyzecim. Bakalım yapıyoruz bir şeyler. Ben İngiltere’deyim, bu (sağını göstererek) Almanya’da okuyor. (Arkaya dönüp göstererek) Bu İstanbul, bu da Eskişehir’de okuyor. Gerçi, bu diye hitap etmeseydim daha güzel olurdu.

Teyze aferin manasında bazı sesler çıkararak hem bizi tebrik eder hem de umursamaz. Tek düze diyalog devam ederken evin demir kapısından birisi gözükür. Kıpkırmızı rujlu, kumral saçlı ve ince bedenli bir kadın, ağır çekimde arabaya doğru yaklaşmaya başlar. Dört çapkının dikkati anında kadına yönelir tabii. İsmini bilmediğim bu kadın cama doğru eğilerek ilk başta anlamadığım şeyler söyler. Sonrasında,

DOLUNAY — Yolu kapattılar o yüzden. Buradan geri dönmeniz gerekebilir.

AHMET — Sorun yok biz de yavaştan dönmeyi düşünüyorduk zaten. İyi olmuş oldu.

DOLUNAY — Çok eğlenceli ve başarılı bir ekibe benziyor bu tayfa.

BERKAY — Eğlenceli olduğu doğru olabilir. Diğerine ulaşan daha yok aramızda.

(Duruşunu bozmadan hafifçe güler bu isimsiz kadın)

DOLUNAY — Sizi tutmayalım böyle. Arabayı ilerden döndürün de gelin isterseniz.

BERKAY — Tutmak ne kelime! Teşekkür ediyorum bizi düşündüğünüz için. Ben döndürüp geleyim hemen şuradan.

Arabayı döndürüp tekrar aynı konuma gelene kadar ortamdan çıt çıkmaz. Herkes kadını düşlemeye başlamıştır. Ne kadar kulağa Yeşilçam gelse de çapkın bir ekip olduğumuzu söylemiştim. Evin önüne tekrar geldiğimizde olaylar bulanık işler. Kendi adımı başka bir muhabbette duyduğum zamana ışınlanırız. Bu sefer kadın, Ahmet’in camı tarafındadır.

AHMET — Berkay’ın da anısı çoktur. Geçen de bir markete girdik mesela, gereksiz gereksiz şeyler alıyor, bu kendi halinde. Neyse en son kasaya vardık ve kasiyer buna soruyor, o marketin kartının olup olmadığını. Bizimki de yok diyor. Kadın, sonrasında kartı olmadığı için işlemini gerçekleştiremeyeceğini söylüyor. Bu ikisi arasında bir anda atışma başlıyor. Kadın ne kadar sistemin böyle çalıştığını anlatsa bizimkisi o kadar diretiyor. En son baktı olmayacak gidip yerine koymak durumunda kalıyor alamadığı bütün ürünleri. Marketten tam çıktık, Berkay bir anda ‘a’cık kasiyer’ gibi bir küfür patlatıyor bana. Bu da böyle bir anı mesela.

Ahmet’in ilk başta gerçekten komik bir şey anlatacağını umarak dinlediğim bu anıyı, beni rezil etmek için anlattığını fark ettim sonlara doğru. Dolunay Hanım da yapmacık bir gülüşle taçlandırdı anımı. İtibarı geri kazanmak uğruna:

BERKAY — Pek anlatılacak bir anı değil bu aslında ama işte… Olayın siniriyle böyle tatsız bir küfür ettiğim için kötü hissettim zaten ben. 

DOLUNAY — Ne olursa olsun söylenmemesi gereken bir söz sanki.

BERKAY — Çok haklısınız. Normalde konuşma dilim çok edeplidir aslında.

DOLUNAY — Peki. Bu arada, biraz dinlenmek isterseniz şuraya çekin isterseniz arabayı hem biraz muhabbet etmiş oluruz.

Arabanın çapraz olarak yolun ortasına park edildiğini anımsıyorum. Dışarı çıkmışız ve dördümüz de kadınla ayrı ayrı diyaloglar geçiriyoruz nedense. Detayda ise az önce dışarıda oynayan küçük kızlar ve nenenin kaybolması dikkatimi çekti. Kadının hepimizle ayrı ayrı flörtöz konuşması benim ilgimi soğuttu. Bizim üç arkadaş, kadının etrafında muhabbet ederken ben evin içine girdim, izinsiz. Yaşlı kadın içeride mutfağı düzenlemekle meşguldü. Ardından ben oturma odasına yöneldim ve kapıdan daha girmemiş olmama rağmen yaşlı kadını bu sefer de o odada işlenirken buldum. Kapıdan girerken soru sordum.

BERKAY — Sizin için zahmet olmazsa bir bardak su rica edebilir miyim acaba?

NENE — Tabii yavrum, gel bardak var burda, doldurabilirsin.

İçeri girerken bir baktım, sağımdaki koltukta ismini bilmediğim kadın uzanmış bana bakıyor. Espri yapma gayesinde, sol yumruğundaki orta parmağını, sağ eliyle olta çekme hareketi yaparak kaldırdı. Gülümseyerek odanın diğer köşesinde, televizyonun tozunu almaya çalışan yaşlı kadına doğru yöneldim ve elinden bardağı aldım. Televizyonun önündeki sehpada, büyük bir sürahi ve içinde ev yapımı limonataya benzer bir şey vardı. İçinde su olan sürahi, bu kadının uzandığı koltuğun yanındaydı. Kadının yanına gitmekten çekindiğim için yanımdaki sürahiden bir bardak doldurdum.

DOLUNAY — Ev yapımı limonatadır. Çok güzel yaparım.

BERKAY — Efsane limonata nasıl olur, tarifini vermemi ister misin?

(Yüzüyle devam et şeklinde onay verir)

BERKAY — Su ve limonla karışımı hazırladıktan sonra limonu, dış cildine fazla hasar vermeden rendeliyorsun ve katıyorsun karışıma. Birkaç tane de nane yaprağı ve buz ekledikten sonra al sana gerçek limonata.

Yalapşap tarifi veririm ve elimdeki limonatayı içmeye koyulurum. Ardından kapıda küçük kızlardan birisi gözükür.

BERKAY — Sen de limonata sever misin bakalım?

KÜÇÜK KIZ — hayır, ben limonata sevmem.

Dolunay tek nefeslik bir kahkaha atar bu cevaba, ben de gülümserim. Bir anda küçük kızla muhabbete dalmış ve ona okulu hakkında, arkadaşları hakkında sorular sorarken bulurum kendimi. Fark ederim ki Dolunay odadan gitmiş. Ardından küçük kıza bir dakika bekleme süresi verip bizimkilere bakmaya giderim. Odadan çıkıp hemen solumdaki mutfağa bakınca bizim Ahmet’i Dolunayla mesafe olarak da yakın muhabbet ederken fark ettim.

Terleyerek uyandım. Hamam sıcaklığındaki odamda titreyerek üşüyordum. Ateşimi kontrol ettim. Yanıyordu başım. Tuvalete gidip önce işedim. Ellerimi yıkadıktan sonra yüzüme su çarpıp kendime gelmeye çalıştım. Ateşim çok yüksekti. Dün geceden, masanın üstüne savurduğum haplara baktım, aradığımı buldum. Baş dönmesi, yutkunma sorunu, ateş derken bir tane hapı boylattım mideye. Ardından boğaz spreyiyle boğazıma üç fıs sıktım. Daha yaşanabilir bir gece olabilirdi şimdi. Hayati tehlikeleri atlatınca rüyaymış be bunlar dedim. Ne gördüğüme anlam veremedim şahsen. Oda, hava alsın diye camı açtıktan sonra yatağa yumuldum. ‘Rüya olduğunun farkına vardığıma göre istediğim gibi yönlendirebilirim belki’ gibi düşünceyle kapattım gözleri. Öncesinde saate baktım bir de. Sabah beşe geliyor.

Bir anda kayboldu herkes. Sadece ben ve Dolunay kalmışız evde. Tam evden çıkmaya çalışıyordum, beni çekti ve bir odaya girdik. Sadece iki kişinin sığabileceği ve aniden var olan bir odaydı.

DOLUNAY — Arkadaşlarına yüz verdiğime bakma. Seninle evlenmek istiyorum.

Ne saçma rüya lan bu diye açtım gözlerimi tekrardan. Uyumak şimdi daha zordu. İki kere gözlerimi açmak uykumu dağa kaçırmıştı çünkü. Baktım uyuyamıyorum, sabah beşte başladım bu yazıyı yazmaya. İki sayfadan sonra uyku affetmiş olmalı ki güzel bir uyku çektim. Rüyasızlardan.